72 Saat
Özünü saklayan, özgür uçayaman kuşlara ithafen…
"Gün eksilmesin penceremden,
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
— Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden.
...
Endişesi yarındı, bugün öldü."
Cahit Sıtkı Tarancı
Celladımı arıyorum…..
Şehir ışıklarının altında, bir kez daha direksiyonun başındayım. Bu, üçüncü kez… Bir şeyin peşindeyim, ama bu sefer de yakalanacağımı biliyorum. İçimdeki boşluk, beni durmaktan alıkoyuyor. Eski Renault arabamla, düşüncelere dalmış halde sokaklarda süzülüyorum. Nereye gittiğimi tam olarak bilmiyorum; tek bildiğim, kaçmak istediğim bir şey olduğu. Ama ne olduğunu ben bile tam bilmiyorum. Umursamayı bıraktığımız şeyler çok gariptir. Belki de bu yolculuk, umursamayı bıraktığım şeylerin peşinden gitmek içindir. Ama bir yanım da bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Nasıl yaşamaya devam edeceğim? Bu karmaşanın ortasında bir sır var, belki de sadece ben biliyorum.
Gözlerim yolda, ama düşüncelerim karanlıkta kaybolmuşken, beklediğim an geliyor. Polis sirenlerinin sesi kulaklarımda yankılanıyor. Arkamdan gelen mavi ışıklar beni gerçeğe döndürüyor. Arabayı kenara çekiyorum, içimde garip bir sakinlikle. Bu sadece bir “rahatsızlık”, diyorum kendime. Ama derinlerde bir yerde, her şeyin değişmek üzere olduğunu hissediyorum. Kaderimizi seçmedik ama onu sevmek zorundayız. Belki de bu, sevmek zorunda olduğum kaderimdir.
Polis yanımda duruyor, camı indiriyorum. Alkol kokusunu hemen alıyor. Üçüncü kez… Bu kez farklı olacak mı, diye düşünüyorum. Polis gözlerimin içine bakıyor, ben ise sadece yüzeyde kalmayı tercih ediyorum, derinlerdeki fırtınayı ona göstermemek için. İçki içtiğimi biliyorlar, ama nedenini bilmiyorlar. İçimdeki şeytanla konuşmam başlıyor, en zor anlarda hemen ona koşarım ama hiçte destekçi değildir.
- Sana bir sır vereyim mi? Belki ben de bilmiyorum ya da bilmek istemiyorum.
- Bu konuda hiç de azmin yok. Bence bitiksin. Bil diye söylüyorum. Tam bir bitiksin.
Gizemli bir şey var bu karanlıkta, beni bu hale getiren.
Sonbaharın serin rüzgarı içeri dolarken, beni arabadan indiriyorlar. Üçüncü kez. Ama bu sefer, gerçekten neyi kaybettiğimi anlamaya başlayacak mıyım? Çok uzun zaman sürmesinin benim hatam olduğunu düşünüyorum. Herkese anlatmayı bırak, kendimle bile yüzleşemedim.
Gençliğin Gölgesi
Babamın, Aydın’ın küçük bir kasabasında işlettiği berber dükkânında büyüdüm. Babamın yanında çalışırken, hem ustalaştım hem de hayatın karmaşasını öğrendim. Herkes beni mazbut, ailesine bağlı bir adam olarak tanıyor. Evliyim, sade bir hayat sürüyorum. Ancak, bu dışarıdan görünen sakin yaşamın ardında kimsenin bilmediği bir sır yatıyor. O, yani celladım hayatıma girdiğinde henüz daha küçük bir çocuktum, bana bu karmaşık duyguları ilk kez O yaşattı. Okulun arka bahçesinde ilk öpücüğümü bana veren oydu, sonbaharın başlarıydı, hava yeni yeni soğumaya başlamıştı. Burnum soğuktu. Kalbim pır pır ediyordu ve sanki olmaması gereken bir şey oldu, erkekliğimin uyandığını, o en ilkel duyguların içimde bir deniz gibi kabardığını hissettim. Utanmadım, tam tersine beceriksizce onu duvara yasladım, ağızının kenarına o pis yanık kağıt kokan sigarasını iliştirdi, sanki onun alameti farikasıydı bu yarısı kül olmuş ve küçülmüş sigara. O güzel dolgun pembe dudakları ile çarpık bir gülüşü vardı, geldi o oturdu yüzüne. Bana baktı, küçümsüyordu. Önce itti, sonra çevirip o beni duvara yasladı. O anları düşündükçe şimdi bile tahrik oluyorum, en yasak en olmaması gereken kişi.. İşte orada aşık oldum, aşktı değil mi ? Çünkü sonra bir daha hiç kimse ile böyle hissetmedim. Hastalıklı ama vazgeçilmez….
Onun için sonbahar benim için özeldir. O, benim hem celladım hem de şefkatli dokunuşlarıyla kurtarıcımdı.
O, hayatıma girdikten sonra, küçük ve basit dünyam karmakarışık,anlaşılmaz bir hal almıştı. Kimse onun kim olduğunu bilmiyor; sadece belirsiz bir siluet olarak kaldı. Onunla olan bağım, hayatımın her alanına sirayet etti; ama aramızda geçenler hep bir sırdı benim için. O buna pek takılmazdı, çünkü benim tam aksime çok vurdumduymaz ve asi biriydi. Neden beni seçti ?
- Sanırım onu sevmeni istedi.
- Emin misin ? Ben hep onun yanında kurban gibi hissettim, celadına aşık kurban. Yaşım çok küçüktü ama olanları anlıyor ve istiyordum, sanki bu içimden gelen bir şeydi.
Aramızdaki bu ilişki, beni içten içe tüketti, ama bir türlü ondan vazgeçemedim. Belki de onu yeniden bulmak, o eski tutkunun izlerini sürmek tek isteğim şeydi…
- Sana ondan hiç bahsettim mi ?
- Nasıl bilmem! Bütün kabusların, düşlerin onunla ilgili, ama aslına bakarsa sanki o sensin gibi hissediyorum hep.
- O, dışarıdan bakıldığında soğukkanlı, duygusuz ve zaman zaman tehlikeli biri olarak görünürdü gözüme. Ancak bu dış görünüşün altında derin bir yaralanmışlık ve sürekli bir kendini cezalandırma isteği vardı. Sanki bana hep zarar vermek ister ama aynı zamanda da çok severdi ya da ben sevdiğine inanmak isterdim.
İlk 24 Saat : Yüzleşme
Bu defa yakalanmak farklı hissettirdi, çünkü çekirge artık son sıçrayışı yaptı. Daha önce defalarca bu duruma düştüm ama bu kez işler ciddiye bindi. Bir hafta sonra eve gelen mahkeme celbi ile teslim olmam yoksa tutuklanarak hapise konulacağımı söylüyordu. Buna sevindim bile diyebilirim, kapana kısıldığımı hissetiğim o evden yeğdi benim için hapishane bile olsa. Sade hayatımdan koparılmış, bu garip yere getirilmiştim ama gönüllüydüm buna. Kimi benim gibi kısa süreli gelmiş, kimi kısa geldiğini sanıp uzun süreli kalmış, yoğun erkek kokulu bir yer burası. Ama ne koku…. Sanki havada asılı kalmış; osuruk, dışkı, çiş, sigara, ter, ayak, çay, hüsran ve unutulmuşluğun ağır kokusu. Her yerde ranza var, bu şeylerden hiç hoşlanmam, bana yatılı okumak için gittiğim İzmir’deki okulumu hatırlatır. Kocaman bir odada belki yüz belki yüzelli kişi var, hepsi sert durmaya çalışan mahkumlar, ama neye ? Kadere mi mahkumuz, kendimize mi ? Bir de bahçe dedikleri bir yer var ama hiç yeşil yok, beton bahçe… Sıralar üzerine tünemiş, sert bakışlarının gerisinde korkulu bakan insanlar, sigara peşine sigara yakıyorlar. Ben de getirdim sigaralarımı. İçeri girerken getirdiğim bavulumdan bir tek sigaralarımı ve terliklerimi almama müsaade etti gardiyanlar, karımın naifçe bana bavul hazırlamış olması onları çok güldürdü. Ben de güldüm, ne buraya ne de karımın yanına aittim.
Ailemle, özellikle de karımla olan ilişkimi düşündüm. Dışarıda alışık olduğum biteviye yaşam, bu dört duvar arasında bir hayal gibi geliyordu artık. İlk başta, buradan nasıl çıkacağımı, bu durumu nasıl atlatacağımı düşündüm. Ama zaman geçtikçe, bu tecrit hali beni derin bir düşünceye sürükledi.
Aklıma, yıllardır içimde taşıdığım gizli sevdam geldi. Onunla olan tüm anılar, iyi ya da kötü, tekrar yüzeye çıktı. Hayaller arasında gezinirken, birden onun yüzü gözümün önünde belirdi. Artık yaşlanmıştı ama hala çok güzeldi, yumuşak kahverengi gözleri nerede görsem tanırım.
Ama İstanbul Silivri Açık Hapishanesi’nin “bahçe”sinde karşılacağım aklıma gelmezdi. Zaman, mekan bu kadar yanlışken kavuşmak, kendime söyleyemediğim ama ona haykırmak için yanıp tutuşlarımı ona anlatmam için kader bu oyunu oynamıştı. Seçemediğim ama sevmek zorunda olduğum o aşağılık kader.. Onunla olan bağım, hayatımın bu noktasına kadar neden peşimi bırakmadı? Bu sevdaya değer miydi? Bana en son karşılaşmamızda söyledikleri yeniden kulaklarımda çınladı,
- Gerçek hayatta hiç bir şey bu kadar temiz ve düzenli değil. Sen bu hayalleri bırak artık, evlen hayatını kur, demişti.
İşte orada oturmuş, sigarası yine dudağının kenarında ve göz göze geldik. Beni tanıdığını anladım, hemen başını çevirdi.
Bu bana hep olur, O hayatımdan gittikten sonra gördüğüm her kahverengi gözü, yumuşak bakışı, o sandım, bu seferde yanıldım. Her baktığım yerde O’nu görüyor olmam artık benim delirme noktasına geldiğimin bir işareti olmalı.
48 Saate girerken : Geçmişin İzleri
Hapisteki ikinci günümde, geçmişimle yüzleşmeye devam ettim. Çocukluğumu ve gençliğimi hatırlamaya başladım. Babamın bana öğrettiği doğrularla, içimdeki bu tutku arasındaki çatışma gözümün önüne geldi. Onunla tanışmam, hayatımın yönünü nasıl değiştirmişti? Onunla yaşadıklarım, beni nasıl bu kadar derinden etkilemişti? Kendi içimde yaşadığım bu çatışma, beni iki dünya arasında sıkışıp kalmaya zorladı.
- Çoğu insan sahte değil mi sence?
- Ben daha çok iki yüzlü derdim.
- Ama o farklıydı. O, gerçekti. Hem celladım hem aşkım.
- Kes sesini, burada seni paramparça ederler, celladın Allahı’nı görürsün.
İrkildim, sanki içimdeki konuşmalarım dışarıdan duyuluyordu. Bu düşüncelerle doluyken, hücre arkadaşlarımdan biriyle konuşmaya başladım. Basit bir sohbet olarak başlayan bu konuşma, kısa sürede derin bir muhabbete dönüştü. Bu genç delikanlı, hayatımda yaptığım seçimleri, bu seçimlerin sonuçlarını sorgulattı. Onun sözleri, bana içimde taşıdığım bu sırrı daha fazla saklayamayacağımı gösterdi. Kendi kendime itiraf edemediklerimi, başkalarının görmesini engellemek için harcadığım çabayı fark ettim.
Onun hikayesi de benzerdi işte, parçalanan aile, uyuşturucu, hırsızlık ve hapis.
- Tam 53 kere yakalandım biliyor musun Resul Abi, dedi.
- Kaç yaşındasın sen ?
- 27 yaşındayım…
- 53 kere nasıl yakalandın, kaçıyor musun ?
- Yok Abi, adi suç olduğu için bir iki ayda salarlar, ben sonra Tekel, Migros soyar yine buraya gelirim. Sadece annem beni görmeye gelsin diye yakalanırım, çünkü başka türlü beni istemez. Anca buraya düşünce aradığımda telefona cevap verir, kızar, ağlar ama gelir yanıma. Temiz çamaşır getirir, dün geldi. Bana yeni çorap almış biliyor musun ?
Bense 53 yaşındayım, halen yakalanmamıştım. Bir yalan ve sahtekarlık hikayesi içinde herkesi kandırıyorum, kendimi de. Cezalandırılma isteğim ve yakalanma arzum bu oğlanınki ile aynı mı ? Onu mu aradım gece İstanbul sokaklarında, ona mı koştum bu hapishane hücresine ?
72. saate az kala : Kararlar
Son günümde, artık hayatımda nelerin eksik olduğunu ve neyi geri kazanmak istediğimi çok daha net bir şekilde biliyordum. İçimde taşıdığım bu sevda, beni ne kadar derin bir yalnızlığa sürüklemişti? Gerçekten neyi kaybetmiştim?
Belirsizlik içinde kocaman bir taş. Her gün daha büyüyen ve ağırlaşan. Ama şimdi bu taşı bırakmak istiyorum.
O son sigarayı yaktığımda, ellerim titremiyordu artık. Aklımda net bir düşünce vardı: Celladımdan kaçamazdım, ama onunla yaşamayı da öğrenmeliydim. Yaşam, bir mahkûmiyet gibiydi; insan bazen kendine prangalar vurur, sonra da onları çözmeye çalışır dururdu. Kendi hapishanemden nasıl çıkacaktım? Kimse bana bu sorunun cevabını verememişti.
Hapishanedeki üçüncü günümde gardiyan gelip, eşyalarımı toplama zamanımın geldiğini söyledi. Sanki anlamış gibi bakıyordu bana, kim bilir nelerle karşılaşmıştı ve tam bir kasap süngerine dönmüştü, duyguları durağan hiç hissetmeyen biri. Ama sanki beni okumuş, içimi görmüş, içten içe içimdeki o çarpıklığı, herkese olan aykırılığı anlamış gibi geldi. Zaten herkes bana, işte o “ibne” der gibi geliyordu. Bazen bu bakışları tanırdım, bazen de arkamdan konuşmalarını duyar da duymazdan gelirdim. Bu anlar aklıma geldiğinde, özgürlüğün ne anlama geldiğini bir kez daha düşündüm. Kapalı kapılar arkasında geçen üç gün, belki dışarıdaki hayatımdan daha özgürdü. Kendimle ilk kez bu kadar uzun süre baş başa kalmıştım. Kaçtığım gerçeklerden, yüzleşmekten korktuğum duygulardan başka kimsem yoktu burada.
Kapıdan çıktığımda yüzüme vuran serin sonbahar rüzgarı, beni kendime getirdi. Şimdi ne yapacaktım? Yeniden başlamak mı, yoksa eski hatalarımı tekrar etmek mi?
- İnsan aynı kuyuya neden defalarca düşer biliyor musun ?
- Neden ?
- Çünkü aradığı ne ise o derin kuyuda olduğunu bilir, bulup yüzleşmek zorunda olduğunu.
- Buldun mu aradığını ?
Celladımın beni beklediğini biliyorum, o hep içimde.
Yolda yürürken geçmişimin gölgeleri yeniden ortaya çıkıyordu. Aklıma babamla olan anılarım geldi. O unutulmuş küçük berber dükkânında babamın yanında çalışırken öğrendiklerim sadece saç kesmek değildi. İnsanların herkesten sakladığı, tüm o çarpık, yaşamaktan korktukları duyguları, isteklerini ve arzularını, bir erkeğin başka bir erkeğe nasıl istek ve şehvetle bakabileceğini de öğrenmiştim. Babamın güçlü bir duruşu vardı; hayat karşısında asla boyun eğmezdi. Ancak ben, onun o güçlü duruşunun altında eziliyordum. Babamın bana hiç söylemediği ama hep hissettirdiği bir hayal kırıklığı vardı: Onun istediği gibi bir “oğul” olamamıştım. Ben hep farklıydım. İçimde taşımak zorunda olduğum bir sır vardı ve bu sır, babamla aramızdaki o görünmez mesafeyi her geçen gün daha da büyütüyordu. Beni sadece O görmüştü, aslında ilk O görmüştü. Daha sonra bizim gibilerin birbirini hemen fark ettiğini öğrenecektim. Çöpleri toplayan şişko dayı, dükkana her hafta gelen banka müdürü, üst kat komşumuzun deli gözlü oğlu. Artık onlar için taze ettim ben, ve çok hızlı bayatlamaya başladım.
Okulun arka bahçesinde O’nunla geçirdiğim o an, hayatımın akışını değiştiren ilk kırılmaydı. Küçük bir çocukken yaşadığım bu olay, hem beni büyüttü hem de benden bir şeyler aldı. O gün yaşadığım hisler, kim olduğumu ve ne istediğimi sorgulamaya itmişti beni. O’nunla yaşadığım ilişki, zihnime bir pranga gibi yapışmıştı. Kimseye anlatamadım, kendime bile. Aşk mıydı, yoksa sadece yasak bir arzu muydu? Bir yandan kendimi bu bağa saplanmış hissediyor, bir yandan da ondan kurtulmaya çalışıyordum. Bu arada cinselliğimi kendi kendime keşfetmeye başladım, çok hızlı ve saklı oluyordu her şey. Kahvenin arka kapısının orda, çocuk parkının ücra bir köşesinde, aklına gelebilecek her yerde. Bekaretimi O’nunla kaybetmediğim için üzgünüm, belki bu taş bu yüzden bu kadar büyüdü ve ağırlaştı içimde.
Hapishanedeki ilk günümde, dışarıdaki hayatımdan daha farklı bir düzenin içine girmiştim. Her şeyin daha basit olması gerekiyordu; yemek saatleri belliydi, dışarıya çıkmak için izin almak zorundaydın ve her şeyin bir sınırı vardı. Ama bu sınırlar, aslında içimde yıllardır hissettiğim sınırlardan daha hafifti. Dışarıda özgür olduğumu sanırken, aslında kendimi hep kısıtlamıştım. Burada, ilk defa özgürlüğün ne olduğunu anlamaya başlamıştım.
Hücre arkadaşlarımla yaptığım kısa sohbetler bile bana hayatla ilgili yeni şeyler öğretiyordu. Her birinin kendine has bir hikayesi vardı. Kimi hırsızlıktan, kimi uyuşturucu ticaretinden içeri girmişti. Herkesin kendi içinde bir pişmanlığı vardı, ama aynı zamanda bir kabullenmişlik de vardı. Herkes kaderini kabul etmiş gibiydi. Benim kaderim neydi? Üç kez yakalanmıştım ama yakalanmam gereken asıl şey neydi?
Kapıdan dışarı adım attığımda, dünyaya yeniden doğmuş gibi hissetmeyi bekliyordum. Ama öyle olmadı. Her şey aynıydı; insanlar koşuşturuyor, arabalar geçiyor, İstanbul’un kirli sırları köşelerde saklanmaya devam ediyordu. Ancak ben değişmiştim. 72 saat, hayatta ne kadar kısa görünse de, bana bir ömür kadar uzun gelmişti. İçimdeki o boşluk, biraz olsun dolmuş gibiydi, ama tamamen değil. Çünkü celladım hâlâ oradaydı, beni bekliyordu.
Evime döndüğümde, karımın yüzündeki ifade yine değişmemişti. Beni her zamanki gibi sessizce ve boş bakışları ile karşıladı, gözlerinde belirsiz bir yorgunluk vardı. Kendi içine kapanmış, derin bir sessizlikle yaşayan bir kadındı o; dışarıya karşı güçlü, dimdik durmaya çalışan bir görüntü verse de, içindeki kırılganlığı, çatlamış bir aynanın arkasına saklanmış gibi saklayan biri. Bazen onun bu sessizliği beni korkutuyordu. Sanki duygularını dışa vuramamanın acısıyla zaman içinde taşlaşmış, sanki o ilk karşı karşıya çıplak kaldığımız zifaf gecesinde durmuştu.
Onunla aramızdaki o görünmez duvarı, yıllardır aşamamıştık. Çok da çaba göstermemiştim, çünkü kendi şeytanlarımla boğuşmam devam ediyordu. İkimiz de farkındaydık bu duvarın, ama üzerine hiç konuşmamıştık. Belki de çok derinlerde, bu duvarı yıkarsak ortaya çıkacak olanlarla yüzleşmenin ağırlığından korkuyorduk. Onun sessizliği bazen sağır edici bir hale geliyordu. Sanki ne söylersem söyleyeyim, hiç yankı bulmayacakmış gibi hissediyordum. İç dünyasında neler yaşadığını, hangi korkularla, hangi pişmanlıklarla savaştığını çoğu zaman anlayamazdım. Ama bilirdim ki, onun kırılgan ruhu, yaşadıklarıyla derin yaralar almıştı. O sessizliğin arkasında, belki de hiç ifade edemediği bir yalnızlık vardı. Bazen geceleri yatağımızda gözlerini tavana dikmiş, düşüncelere dalmış halde yakalardım onu. Hiçbir şey söylemezdi, ama sessizliği her zaman bir şeyler anlatırdı; derin bir iç çekiş ya da göz kapaklarının hafifçe titremesi, onun ne kadar hassas bir denge üzerinde yürüdüğünü gösterirdi.
Belki de birbirimize söyleyemediğimiz o kadar çok şey vardı ki, sonunda susmayı tercih etmiştik. Yıllardır bu suskunluğun gölgesinde yaşıyorduk. Ama şimdi, ona bir şeyler söylemek istiyordum. O duvarı yıkamasam bile, belki birkaç taşını yerinden oynatabilirdim. Yıllardır içimde biriken kelimeler, artık bir çıkış yolu bulmalıydı. Onun gözlerine bakıp, gerçekten neler hissettiğimi, içimdeki karmaşayı ve ona söyleyemediğim her şeyi dile getirme cesareti arıyordum.
Bir hafta boyunca ona bir türlü konuşmayı başaramadım. Sanki her şey eski rutinine dönmüş gibiydi. Ama ben, bu kez aynı kişi değildim. Geçmişimle yüzleşmiş, kendimi az da olsa anlamıştım. Şimdi, hayatımda neyin eksik olduğunu biliyordum. Karımın gözlerine baktığımda, onda kaybettiğim bir şeyleri bulamıyordum artık. O da bana bakmıyordu; baksa bile, gördüğü şeyin ne olduğunu bilmiyordu belki de.
Celladımdan kurtulmanın tek yolu, ona yüzleşmem gerektiğini biliyordum. O’nu aramaya karar verdim. İçimdeki dürtü beni nereye götürecekti bilmiyordum, ama ondan kaçamayacağımı biliyordum. Onu bulduğumda ne yapacağımı bilmiyordum, ama onu bulmak zorundaydım.
Odaya kapanmanın anlamı kalmamıştı artık. Karımın sessizliği, evin duvarlarına hapsolmuş bir hayalet gibi peşimdeydi. Ama asıl hesaplaşma burada, bu dört duvar arasında olamazdı. Daha derin bir yer, geçmişin ağırlığıyla daha uyumlu bir alan gerekiyordu. Bir adım öne geçmek, bunca yıl biriktirdiğim ağırlığı gerçekten bırakmak istiyordum. Tüm kirli sırlarımı sakladığım, kimsenin bilmediğini sandığım sevgililerimle buluştuğum, bu dünyada bana ait olan tek yer olan, bu çirkin aile apartmanının bodrum katındaki izbe, nem kokulu küçük depodan bozma sığınağıma gitmeliydim.
Sessizce kapıyı açtım, koridor boştu. Ağır adımlarla apartmanın bodrumuna doğru yürümeye başladım. Her adımda, içimdeki sesler daha da yükseliyordu. O karanlık, rutubet kokan bodrum, yıllardır kaçtığım tüm korkularımla yüzleştiğim yer olacaktı. Orası, çocukluk kabuslarımdan fırlamış gibiydi; nemli duvarlar, örümcek ağları ve loş ışık, tıpkı içimdeki labirent gibi karmaşık ve karanlıktı, ama sanki garip bir huzur da vardı.
Bodruma indiğimde, ışığı yakmadım. Karanlık, içimdeki boşluğu daha gerçekçi hale getiriyordu. Bir süre durup derin bir nefes aldım. Ölüm, yıllardır düşündüğüm gibi son değildi. Ölüm, benim için bir başlangıçtı. Bu dünyada bir son nokta değil, içimdeki karanlıkla gerçek bir hesaplaşmanın başlangıcıydı. Kendimden kaçmak, celladımı aramak yerine, onunla birlikte yeni bir yolculuğa çıkmanın zamanının geldiğini hissettim. Ölüm bir son değil, bu çarpık döngünün bitişi olacaktı.
Veda mektubumu yazdım, ama ne karıma, ne de beni umursayacak tek kişi olan anneme, aslında bu mektub onun içindi :
"Bu bir son değil. Bu, benim için bir başlangıç. Bunca yıl boyunca içimde taşıdığım celladımla savaştım, kaçtım ve kendimden uzaklaştım. Ama sonunda anladım ki, ölüm bir kurtuluş değil, bir yüzleşmenin başlangıcı. Kaçacak başka yerim kalmadı. Şimdi, bu karanlıkta kendimle ve içimde taşıdığım tüm korkularla yüzleşiyorum.
Kimseyi suçlamayın. Bu, benim seçimim, benim yolculuğum. Hayatım boyunca hep kaçtım. Şimdi, ölümle birlikte kaçmak yerine, yeni bir başlangıca adım atıyorum. Bu yolculuğun sonunda ne var bilmiyorum, ama artık korkmuyorum, yeniden özgürce doğuyorum.”
Tavanın ortasındaki kalın boruyu fark ettim. O boru, benim yüklerle dolu hayatımı taşıyacak kadar güçlüydü. İpi boynuma geçirdim. Ellerim alışılmış bir rahatlıkla düğümü sıkarken, artık hiçbir şeyden korkmuyordum. Bu, başlangıçtı. O ip, benim için bir bitiş değil, kendimle yüzleşmenin ve yeni bir yolculuğa çıkmanın kapısıydı. Adımlarım ağır ama kararlıydı.
Sandalyeyi yan taraftaki bir yığının üzerine çektim, boruya sıkıca bağladığım ipi bir kez daha kontrol ettim. Artık hazırdım.
Son bir kez nefes aldım. Tavan karanlıkta kayboluyordu. Yıllardır kaçtığım her şey bir anda anlamını yitirdi. Bedenimi boşluğa bıraktım. Ayaklarım havada süzülmeye başladığında, garip bir rahatlama hissettim. Artık sona eren bir hayat değil, başlamakta olan bir özgürlük hissediyordum. Özgürlüğe kavuşuyordum; ne karanlıktan, ne de içimdeki cellattan kaçış yoktu artık. Onlarla birlikte yeni bir yolculuğa çıkıyordum.
Her bitişte yeni bir başlangıç olduğunu biliyorum, bu sonbaharda ölüyorum ve yeniden doğuyorum.