Bazı varlıklar hayatı ciddiye almayı unutturur.

Loli’nin zamanı benden önce bildiği anlar var.
İşten döndüğüm saat gibi mesela. Kapı açıldığında, ağzında en sevdiği oyuncağı—o tüylü, biraz yamulmuş devesi—ile karşılar beni. Oyuncağı bırakmadan bakar, sanki “geç kaldın ama tamam, affettim” der gibi.

Kargo geldiğini benden önce haber verir.
Zil çalmadan, kapı vurulmadan, binaya giren ayak sesinden anlar. Ben hâlâ çantamı bırakmaya çalışırken Loli çoktan pozisyon almıştır. Haklı çıkar. Hep.

Yemek yerken başını dizime koyar.
İstemiyor gibi yapar ama aslında ister.
Sadece dizimde durmak yeterlidir ona; bazen bir lokma, bazen sadece temas.

Dışarı çıkma vakti geldiğinde tasmasını getirir.
Getirir ama hemen vermez. Önce biraz bekletir.
Çünkü yürüyüş bir eylem değil, bir hazırlık sürecidir.

Her poşet sesi bir ihtimaldir.
Her dolap açılışı bir umut.
Buzdolabı ise başlı başına bir macera alanı.

Loli ile hayat daha yavaş ama daha dikkatli akıyor.
O, detayları kaçırmamayı hatırlatıyor bana.
Bir sesin, bir bakışın, küçük bir hareketin aslında ne kadar şey anlattığını.

Bu köşe onun için.
Ama biraz da benim için.
Çünkü bazı günler, hiçbir şey yolunda gitmezken bile Loli’nin dünyasında her şey gayet normaldir. Ve bu, insanı garip bir şekilde rahatlatır.